Code:



0

HAZIR CEVAPLAR

11/5/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

**paraya pula önem vermeyen dış görünüşü çok paspal olan düşünür diyojen tek kişinin geçebileceği dar bir aradan geçerken bir burjuvayla karşılaşır. adam der ki " ben böyle 5 para etmez insanlara yol vermem der". diyojen "ben veririm" der ve kenara çekilir.


**11 eylül olaylarından sonra boksör muhammed ali yi madara etmek isteyen bir gazeteci sorar" muhammed ali usame bin ladin le aynı dini paylaşıyorsunuz. ne diyeceksiniz??" muhammed ali de " siz de adolf hitler le aynı dini paylaşıyorsunuz siz ne düşünüyorsunuz" der ve sağ yumrugundan daha güçlü bir karşılık verir.

**tanıdıklarından biri, yazdığı romanın müsveddelerini neyzen tevfik' e göstererek fikrini sorar..neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:
'' iyi ama'' der..''siz hiç roman yazmadınız ki''
neyzen tevfik şu cevabı verir:
'' ben yumurtanın tazesini bayatını iyi anlarım..ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.''


**bir filozofa sormuşlar:
-sansa inanır misiniz?
-evet, yoksa sevmediğim insanların basarisini neyle açıklardım.


**bir toplantıda bir genç m.akif'i küçük düşürmek için:
-affedersiniz, siz veteriner misiniz?
m.akif hiç istifini bozmadan cevaplamış:
-evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?


**dünyanın en ünlü kalp doktoru de bakey'in arabası bozulmuş, arabasını
tamire götürmüş. tamirci arabasının kaputunu açmış ve de bakey' e dönerek:
- size birşey soracağım, neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz,
mesela ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta
problemin nerde olduğunu anlayacağım, kapakçıkları
temizleyeceğim, gerekirse kabloları,
motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp
yerine yenisini takacağım... söylesenize nasıl oluyorda siz milyon
dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum?
bunun üzerine de bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş:
- bunların hepsini motor çalışıyorken yapmayı denesene...



**sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. bir gün eşi sokrates'e verip veriştirmiş, agzina geleni söylemiş. bakmiş kocasi hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alip başindan aşagi boşaltmiş. sokrates, gayet sakin:
- "bu kadar gök gürültüsünden sonra bir saganak zaten bekliyordum" demiş


**bernard shaw ile churchill hiç geçinemez ve *** *** birbirlerini ignelermiş. bernard shaw, bir oyununun ilk gecesine, churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
- "size iki kişilik davetiye gönderiyorum. bir dostunuzu alip gelebilirsiniz. tabii dostunuz varsa."
churchill, hemen cevap göndermiş:
- "maalesef o gece başka bir yere söz verdigim için oyununuzu seyretmeye gelemeyecegim. ikinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."



**bir gün eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamiş. talebesi: - "iyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek olunca eflatun cevap vermiş:
- "ben seni kaybettigin para için degil, kaybettigin zaman için azarliyorum."



**meşhur bir filozofa:
- "servet ayaklarinizin altinda oldugu halde neden bu kadar fakirsiniz?"
diye soruldugunda:
- "ona ulaşmak için egilmek lazim da ondan" demiş.


**kulaklarinin büyüklügü ile ünlü galile' ye hasimlarindan biri:
- "efendim" demiş, "kulaklariniz, bir insan için biraz büyük degil mi?"
galile: - "dogru" demiş, "benim kulaklarim bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayilmaz mi?"


**yavuz sultan selim, birçok osmanli padişahi gibi sefere çikacagi yerleri gizli tutarmiş. bir sefer hazirliginda, vezirlerinden biri israrla seferin yapilacagi ülkeyi sorunca, yavuz ona:
- "sen sir saklamayi bilir misin?" diye sormuş.
vezir:
- "evet hünkarim, bilirim" dediginde, yavuz cevabi yapi$tirmi$:
- "iyi, ben de bilirim."

...iyi bir filozof olmak için gereken tek şey hayret etme yetisidir.

Felsefe Nedir?

İnsanların türlü türlü hobileri vardır.Bazıları eski para veya pul biriktirir,kimisi el sanatlarıyla ilgilenir,kimisi de bir spor dalıyla uğraşır.
Çoğu insan da okumaktan hoşlanır.Ancak okuduğumuz şeyler farklı faklıdır.Kimisi yalnızca gazete ve çizgi roman okur,kimisi roman okumayı sever,bazısı da astronomi,hayvanlar veya teknik buluşlar gibi konularda yazılmış kitapları okumaktan hoşlanır.
Atlarla veya değerli taşlarla ilgilenen biri,başkalarının da bunlarla ilgilenmesini bekleyemez.

Televizyonda hiçbir spor karşılaşmasını kaçırmayan biri,bazı insanların spordan sıkıldıklarını kabul etmek zorundadır.

Acaba tüm insanları ilgilendirmesi gereken şeyler var mıdır?
Kim olurlarsa ve nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar,tüm insanları ilgilendiren birşey var mıdır?

Hayatta en önemli şey nedir? Açlığın sınırında bir insana bunu sorarsak,yiyecek der.Soğuktan donmak üzere olan birine sorarsak,sıcaklık der.Kendini yalnız hisseden birine sorarsak,başka insanlarla beraber olmak,diye cevap verir. Ancak bu tür ihtiyaçlar karşılandığında tüm insanların hala ihtiyaç duyduğu başka şeyler var mıdır?

Filozoflara göre,evet,vardır.Filozoflar,insanların yalnızca yemek yiyerek yaşayamayacağını söylerler.
Elbette tüm insanlar yemek yemek zorundadır.Herkesin sevgi ve ilgiye de ihtiyacı vardır.Ama bunların ötesinde,insanların gereksindiği bir başka şey vardır.İnsanlar,kim olduklarını ve neden yaşadıklarını bilmek isterler.

Neden yaşadığımız konusuyla ilgilenmek,pul toplamak kadar "rastlantısal" bir ilgi değildir.Bu gibi
sorularla ilgilenen kişiler,insanların dünya varolduğundan beri tartıştıkları bir şeyle ilgilenmektedirler.

Evrenin,dünyanın ve yaşamın nasıl ortaya çıktığı,geçen yıl olimpiyatlarda en çok altın madalyayı kimin aldığından daha büyük ve önemli sorulardır.

Felsefeyle tanışmanın yolu bazı felsefi sorular sormaktan geçer:

Dünya nasıl yaratıldı? Olan bitenin ardında bir güç bir anlam var mı? Ölümden sonra hayat var mı?
Niye böyle sorular sormalıyız aslında? Hepsinden önemlisi:nasıl yaşamalıyız?

Aslında sorabileceğimiz çok da fazla felsefi soru yok.Bu sorulardan en önemlilerini sorduk bile.Ancak tarih,sorduğumuz her soruya pek çok değişik cevap verildiğini gösteriyor.

Yani felsefi soru sormak,bu soruları cevaplamaktan daha kolay.

Günümüzde de herkes bu bildik sorulara kendi cevaplarını bulmak zorunda.Tanrı'nın varolup
olmadığını,ya da ölümden sonra hayat olup olmadığını bir ansiklopediye bakıp öğreneyiz.Ansiklopedi bize nasıl yaşamamız gerektiğini de anlatmaz.Öte yandan bu güne dek yaşamış başkalarının neler düşündüğünü bilmek,kendi dünya görüşümüzü oluşturmamıza yardım edebilir.

Filozofların gerçeği bulma çabalarını bir dedektif romanına benzetebiliriz.Kimine göre katil Andersen,kimine göre Nilsen ya da Jepsen'dir.Gerçek bir polisiye öyküde bir gün gelir polis meseleyi çözüverir veya hiçbir zaman çözemez.Ancak ne olursa olsun meselenin bir çözümü vardır.

Bir soruyu cevaplamak güç de olsa,sorunun tek ama bir tek cevabı olduğu düşünülebilir.Ölümden sonra bir tür varoluş ya vardır ya da yoktur.

Eskiden sorulan soruların bir kısmını bugün bilim yanıtlamıştır.Bir zamanlar Ay'ın arka yüzünün nasıl olduğu müthiş bir sırdı insanlar için.Bu gibi konular tartışmaya bile gelmez şeylerdi,herkes hayal gücüne göre dilediği cevabı verebilirdi.Oysa bugün biz Ay'ın arka yüzünün nasıl olduğunu tam tamına biliyoruz.Artık Ay'da bir adamın yaşadığına veya Ay'ın aslında peynirden oluştuğuna inanamayız.

Bundan ikibin yıl önce yaşamış Yunanlı bir filozofa göre,felsefe insanların hayretinden doğmuştur.

Ona göre,insanlar kendi varoluşlarına şaşarlar;felsefi soruların çoğu da böylelikle kendiliğinden ortaya çıkar.Bir sihirbazlık seyreder gibidir insanlar:sihirbazın numarasını nasıl yaptığını anlayamayız.

Sihirbazın bir çift beyaz ipek mendili nasıl tavşana dönüştürdüğünü bilmek isteriz.

Bir çok insan için dünya,sihirbazın beş dakika önce bomboş olan bir silindir şapkadan tavşan çıkarması kadar akıl almaz birşeydir.

Tavşan meselesinde sihirbazın bizi kandırdığını biliriz.Merak ettigimiz şey bunu nasıl becerdiğidir.

Dünya'dan söz ederken ise durum biraz farklıdır.Dünya'nın hokus pokus birşey olmadığını biliriz,çünkü biz de Dünya'da yaşamakta olup onun bir parçasıyızdır.Aslında sihirbazın silindir şapkasından çıkarılan bizizdir.Tavşanla aramızdaki tek fark,tavşanın bir sihirbazlık oyununa dahil oldugunun farkında olmayışıdır.Biz ise gizemli bir şeylerin bir parçası olduğumuza inanır,şeylerin arasındaki ilişkiyi bulmaya çalışırız.

Tavşanı tüm evrenle karşılaştırmak daha yerinden olur belki.Burada yaşayan bizler,tavşanın tüylerinin dibinde yaşayan minicik böcekler gibiyiz.

Filozoflar ise tavşanın ince tüylerine tırmanarak tepeye çıkıp
koca sihirbazın gözlerinin ta içine bakmaya çalışırlar.

Alıntı

0

1.AHLAK FELSEFESİNİN KONUSU:

Ahlak Felsefesinin konusu insanın davranışları,yapıp etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli davranışları ahlak felsefesinin konusuna girer.İstenç dışı davranımlarla ahlak felsefesi ilgilenmez. Ahlaksal davranışlar toplum yaşamının önemli bir ürünüdür.Her toplumun toplun dışı görülen grupların dahi bir ahlak anlayışı vardır. Ahlak felsefesi (etik) M.Ö 4.yy’da aristotales tarafından kurulmuştur.

Ahlak(Moralite): Bir toplumda uyulması gereken kurallar bütünüdür. Belli dönemde belli topluluklarca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen davranış kurallarının, yasaların, ilkelerin toplamıdır ahlak. Toplumdan topluma,kültürden kültüre, zamandan zamana değişiklikler gösterir. Göreceli ve özneldir. Bu anlamda” ahlak”değil “ahlaklar” vardır.Ahlak kuralları “iyi” ve “kötü” nün ne olduğunu bildiğini savlar ve buna göre iyinin yapılmasını kötünün yapılmamasını emreder.Yani kural koyucu (normatif) bir özellik gösterirler.Uyulmadığında yaptırımlara sahiptirler ve bireyleri kendisine uymaya zorlarlar.

Etik: Var olan ahlak(moralite) üzerine düşünme, var olan ahlakı sorgulama etkinliğidir.İnsanın ahlaka ilişkin davranışlarının doğurduğu sorunları ele alan felsefe dalıdır.Etik her zaman,her yerde ve her koşul altında geçerli olabilecek ahlak kuralları olup olmadığını sorgular.”İyi” ve “kötü”nün ne olduğunu bir problem olarak ele alır ve dolayısıyla “şunu yap”,” bunu yapma” biçiminde kurallar koymaz.Yani normatif değildir.Ayrıca yaptırımlara da sahip değildirler. Kısacası “ahlak” bir toplumda kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade ederken, “etik” var olan bu kuralları sorgulama etkinliğini ifade etmektedir. Etik ahlak olaylarını genel olarak incelediği, bu alanda ideal olanı ortaya koymaya çalıştığından dolayı ahlaktan ayrılır. Ahlak bir kişinin yada toplumun ahlakını elealr ancak etik (Ahlak Felsefesi) ahlak olgusunu ele alır.

2.AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

İYİ:İnsanın yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.Ahlaki olanın olumlu özelliğini gösterir. : Herkesin bir iyi anlayışı vardır.Genel olarak akla gelen istenilen şey iyidir

KÖTÜ:İnsanın  ahlaken yapmaması gereken davranışlardır.İradeli olarak yapılan, ahlaki kurallara ve iyiye aykırı olan mutluluğa ,ideallere ulaşmayı engelleyen davranışlardır.

ÖZGÜRLÜK:Bireyin her türlü dış etkiden bağımsız olarak salt kendi iradesi ile “iyi” ve “kötü” olan davranışlardan birisini seçebilme gücüdür.

ERDEM (FAZİLET):İnsanın eylemlerinde hep iyi olana yönelmesidir.

SORUMLULUK:Bireyin iyi ya da kötü olanı özgürce seçmesinin getirdiği sonuçlardır. İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.

VİCDAN: Ahlaken iyi ve kötüye göre karar veren insanın Tutum ve eylemlerinin  ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir. Bir çeşit içsel mahkemedir. Bireyin iyi ya da kötü olanı seçmesini içsel bir muhasebeye tabi tutmasıdır.

AHLAK YASASI: Ahlak eylemlerini belirleyen,kendisine uyulması ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.

AHLAKİ KARAR:Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.

AHLAKİ EYLEM:Ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır. Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur. ÖRNEK:Derse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi “İYİ”,yalan söylemesi “KÖTÜ”,bu davranışlardan birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”,Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.

3.AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI

1-Ahlaki eylemin amacı var mıdır?Varsa nedir?

2-Toplumca belirlenen,insana zorla kabul ettirilen eylem biçimleri gerçekten “iyi” midir?

3-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?

4-İnsanın doğası ahlaklı olmasına elverişlimidir?

5-Tüm insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak yasaları var mıdır?

4.AHLAK YARGISINI DİĞER YARGI TÜRLERİNDEN AYIRAN NİTELİKLER

Bir iddiayı dile getiren söz dizisine yargı denir.Yargılar ikiye ayrılır;

1-Gerçeklik yargıları;

Nesneler dünyasına ilişkin yargılardır.Kişiden kişiye değişmez nesneldir.”Doğru” ve ya “yanlış” olurlar.Kanıtlanabilir ya da çürütülebilirler Nesnel doğal dünyaya ait yargılardır.Örnek” su 100 derecede  kaynar”  yargısı gözleme dayalı objektiftir.

2-Değer yargıları; Bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren yargılardır,özneldir.Kişiden kişiye değişir.Değer yargılarının alanı geniştir.Kanıtlanamaz ve çürütülemezler.

*Mantık yargıları-“doğru”,yanlış”

*Sanat yargıları-“güzel”,”çirkin”

*Din yargıları –“sevap”,”günah”

*Ahlak yargıları-“iyi”,”kötü” şeklindedir.

*Bilim yargıları herkes tarafından kabul edilir,din yargıları (o dine inana kişilerce kabul edilir ve kişilere göre) değişmez,ahlak yargıları değişir.

5.ETİK’İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR

A  *ÖZGÜRLÜK PROBLEMİ

Ahlak konusunda bazı filozoflar,insanın özgür olduğunu,bazı filozoflar özgür olmadığını savunur.

1- DETERMİNİZM : Özgür olmadığını savunanlar: (gerekircilik); deterministlere göre, insanın irade ve eylemleri içten ve dıştan gelen nedenlerle belirlenmiştir.Bireyin içinde bulunduğu şartlar iradeyi belirler ve kişinin özgür karar vermesini engeller.Bu yüzden insan eylemlerinde özgür değildir.

2- İNDETERMİNİZM : Özgür olduğunu savunanlar (gerekirci olmayanlar);indeterministlere göre,insan ahlaki eylemde tamamıyla özgürdür.İnsan kendini özgür hissettiği için toplumdaki ahlak yasalarına özgürce uyar.Bu görüşlerden her ikisi de insan gerçekleri ile bağdaşmadıklarından üçüncü bir görüş ortaya çıkmıştır.

3-OTO-DETERMİNİZM: Oto-deterministler, iradeyi ve ahlaki eylemleri bir kişilik ürünü olarak görürler. İnsan bilgi birikimini zenginleştirerek, kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşmiştir. Sonuç olarak kişiliği gelişmiş olanlar,gelişmemiş olanlardan daha özgürdür.

Ahlak  felsefesi ”insan özgür bir varlıktır” ve “ eylemlerinden sorumludur” önermeleri üzerine kurulmuştur.

B  * EVRENSEL AHLAK YASASININ OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ

Bu soruya iki ayrı yanıt verilmiştir.

ü        Evrensel ahlak yasası yoktur diyenler

ü        Evrensel ahlak yasası vardır diyenler

A-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL ETMEYEN GÖRÜŞLER

1.HEDONİZM (HAZ AHLAKI) Kurucusu Aristippos’tur. O’na göre haz veren şey “iyi”,haz vermeyen “kötü”dür. İnsan sadece kendi yaşadığı hazzı bilebilir. Başkalarının hazzını bilemez. Bu nedenle evrensel ahlak yasası yoktur. Onun için önemli olan anlık hazlardır. hazlar aralarında nitelik olarak değil, şiddet dereceleri bakımından ayrılırlar. Maddi (duyusal ) hazlar manevi hazlardan daha üstündür. Çünkü doğrudan doğruyadır. Ayrıca manevi hazlar bir anlık değildir, süreklilik vardır.

Epikuros; Ona göre iyi haz  kötü acı verendir. Her hazzın özü ve amacı bir acısızlıkta acıdan kurtulmadadır. O yapay hazları doğal bulmakla birlikte hayatta zorunlu olmayan hazları mahkûm eder. Bedensel hazlar kısa sürer yalnızca ruh hazları gelip geçici olmayan hazlardır.

2.FAYDA AHLAKI: Bireye yarar sağlayan davranış “iyi”,sağlamayan “kötü”dür. Yararlı olan kişiden kişiye değiştiği için evrensel ahlak yasası yoktur.

3.EGOİZM (BENCİLLİK) Bencillik, başkalarını dikkate almadan sadece kendi çıkarını düşünme anlamına gelir. İnsanın yalnızca kendi “ben”ine uygun olanı “iyi”nin ölçütü sayan düşüncesidir. Kendini sevme, kendini koruma içgüdüsüne insanı benci, kendine düşkün ve yalnızlaşmış bir varlık olarak gören Hobbes, ahlaki olanı da barış içinde yaşama amacına yönelik bir araç olarak değerlendirir.  Onda ahlaklılık insanın kendisini sevmesinin biçimlenmesidir. Bu sevgi herkeste değişik olacağından evrensel ahlak yasası yoktur.

3.ANARŞİZM Başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini öne süren öğretidir. Temsilcisi Max Stiner  ve Proudhon ‘dur. Evrensel ahlak yasasını reddeder. O tüm ahlaki değerlerin bir takım soyutlamalardan ibaret olduğunu düşünür.

4. NİHİLİZM(HİÇCİLİK)-FRIEDRICH NIETZSCHE O’na göre yapılması gereken; insanlığı ahlaktan kurtarmaktır. İnsan doğasına yaraşan, güçlü, korkusuz, acımasız olmaktır. Oysa tüm ahlaklar insanın güdülerini köreltir, onu pasifliğe yöneltir. Nietzsche’ye göre; toplumda iki tür insan ve bunların oluşturduğu iki tür sosyal sınıf vardır. Birincisi Halk Sınıfı; sürü durumundadır Din ve ahlak kuralları bu sınıf için yeterlidir. İkincisi Seçkin Sınıf; Seçkin sınıfa yakışan ahlak, insanın doğasına uygun olan, bireyci, bencil, acımasız ahlaktır. Amaç, ”üstün insan”a ulaşmaktır. Üstün insan; sıradan, korkak, zayıflığı öğütleyen vicdan ahlakından kurtulup “iktidara doğru giden güç ahlakına ulaşmakla oluşur. O’na göre “güç” en yüce iyi; yenilgi, kaybetmek, zayıflık ise kötüdür. İnsan için gerekli olan güçlü olmaktır.

 

5. EXISTANSIYALIZM(VAROLUŞÇULUK)-JEAN PAUL SARTRE

İnsanın kendi var oluşunu ancak özgürce davranarak gerçekleştirebileceğini savunur. Ancak bu özgürlük sınırsız değil, sorumlulukla belirlenmiştir.Sartre’a göre insan insanlığını kendisi yapar,değerlerini kendisi yaratır,yolunu kendisi seçer.Bu nedenle seçiminde tek başınadır ve sorumluluklar da kendisinindir.

 

B-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL EDEN GÖRÜŞLER:

 

a)AHLAK YASASINI ÖZNEL (SUBJEKTİF)TEMELDE AÇIKLAYANLAR

Bu düşünceyi savunanlara göre evrensel bir ahlak yasası vardır.Ancak bu yasa varlığını insandan,insanın özel dünyasından alır.İnsanın karşısına bir buyruk biçiminde çıkar.Dürüst ol,insanları sev,.... gibi.

*J.S.Mill J.Bentham:Onlara göre insan doğası gereği acıdan kaçınır hazza yönelir,mutluluğa erişmek ister. Ancak kişinin mutluluğu,çevresindeki insanların mutluluğu ile ilişkilidir.Kişi mutluluğu ancak üyesi bulunduğu yarar sağlayan şeyi yapmakla bulabilir.

*J.Bentham’a göre “Olabildiğince fazla sayıda insan için olabildiğince yararlı davranışlar yap!...” ahlak yasasını karakterize ederken, Ona göre insan doğası gereği acıdan kaçar hazza yönelir mutluluğa erişmek ister “ Ne ki haz verir o yararlıdır ne ki yararlıdır o iyidir”   Bentham’a göre en yüce haz olabildiğince çok sayıda insana en yüksek düzeyde fayda sağlayan hazdır.Buna faydacılığın en büyük mutluluk ilkesi denir.

 J.St.Mill’e göre Herkes için,tüm insanlık için,evrensel mutluluk için yararlı eylemlerde bulun!..”.ahlak yasasını karakterize etmektedir. Ona göre hazları düşünceyle, toplumla ve duyularla olmak üzere üçe ayırır. İnsan düşünce ve toplumla ilgili hazları bir kez yaşamış olan insan bu duyguları duyularla ilgili hazlara değişmez. Mill niteliği yüksek bir hazzı niceliği yüksek bir hazza tercih etmiştir.

* H.Bergson: O’na göre insan iyi ve kötüyü ancak sezgi ile kavrayabilir. İnsanın sezgisine uyarak yaptığı davranış “iyi”,sezgisine uymayan davranışı “kötü”dür. Bergson’daki ahlak anlayışı “Sezgilerinin sesine kulak ver ve ona uygun eylemlerde bulun!...” biçiminde özetlenebilir. O’na göre zekanın oluşturduğu ahlak kapalı toplum ahlakıdır,bu ahlak  törelerde yasalarda belirir özgürlük değil yasalar egemendir, yasakçıdır. Sezgi ahlakı ise; içinde sevgi ve özgürlüğün olduğu açık toplum ahlakıdır.Açık toplum ahlakı aydın kişilerin ahlakıdır. Düşünerek,tartışarak var olur. İstenerek benimsenir.Yine bireysel özelliğe ve sezgiye dayanır.

b)AHLAK YASASINI NESNEL (OBJEKTİF)TEMELDE AÇIKLAYANLAR

 

1.SOKRATES

Sokratese göre akıl ve onunla elde edilmiş bilgi her şeyin üstünde başlı başına bir erdemdir.O’na göre bilgili insan aynı zamanda erdemli insandır.Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz.Kötülükle bilgisizlik aynı ve bir şeylerdir.İyi belirli bir amaca mutluluğa hizmet der.Dolayısıyla hiç kimse isteyerek iyiden kaçmaz ;ancak bilmediğinden kaçar..Ona göre kişi uruma göre davranarak ahlaklı olamaz.Durum ahlakı diye bir şey yoktur. Kişinin her zaman e her yerde uyması gereken evrensel ilke ve evrensel ahlak vardır.Bunlara ancak akıl ve bilgi aracılığıyla ulaşılabilir.

2.PLATON

Ona göre evren “gölgeler” ve idealar olmak üzere ikiye ayrılır.Nesnel varlıklar birer gölgedir çünkü sürekli değişmektedirler.Hiçbir kalıcılıkları bulunmamaktadır.Aslolan varlıklar idealardır ve her ideanın bir gölgesi bulunmaktadır.Nesnel varlıklar alanında iyi dediğimiz şeylerin aslı “iyilik” ideasıdır.Ahlaklı olmak için bu ideaya akıl yoluyla ulaşmamız gerekmektedir.

3.FARABİ

Farabi’ye göre iki türlü varlık bulunmaktadır.1. özü tözü bir olan, karşıtı olmayan, herhangi bir belirlenimi bulunmayan, kendi kendinin nedeni olan zorunlu varlık. Tanrı. 2.si ise zorunlu varlığın var ettiği mümkün varlıklar..Örnek : Masa sıra, insan  gibi vs.mümkün varlıklardır. Ona göre insan  için en büyük  mutluluk akıl ve bilgiyle etkin akla yönelmektir.

4.SPİNOZA

Spinoza’ya göre evren “Makro Kozmos” ve” Mikro Kosmos” olarak ikiye ayrılmıştır.Başlangıçta bir olan bu iki evren, insanın duygu ve tutkularının esiri olması yüzünden ayrışmıştır.Neyin iyi neyin kötü olduğu “makro kosmos”un doğasında belli ve gizlidir.”Mikro kosmos” olarak insan duygu ve tutkularının esiri olmaktan kurtularak “makro kosmos”un doğasına geri dönüp bu evrensel ilkelere sahip olmalıdır.

Ona göre  evrensel ahlak yasası ve tanrıyı bilme aynı şeydir. Buna tüm tanrıcılık (panteizm) denir. Spinozaya göre iyi, doğa yasasına uyma,evrensel yasaya uyma, tanrıya ulaşma, erdemli ve güçlü olma hep aynı şeydir.

5.KANT

Kant insan eyleminin amacının ne mutluluk ne de yarar olabileceğini söylemiştir.Ona göre insan Teorik Akıl ve Pratik Akıl olmak üzere iki ayrı akla sahiptir.Teorik akıl insanı duyusal dünyanın bilgisine ulaştıran Fenomenler aleminin bilgisini edindiğimiz aklımızdır.Öte yandan Pratik akıl ise numenler aleminin bilgisine ulaştıran aklımızdır. Kant’a göre insan pratik aklı aracılığıyla kendisine ödev edindiği bir takım ilkelere sahip olmalı ve ne pahasına olursa olsun bu ilkelere uygun davranmalıdır.Ancak o zaman ahlaklı olabilir. Örneğin: Doğru söyle!...(Güç durumda kalmamak için değil,ne olursa olsun,zarar görsen de,acı çeksen de, hatta hayatına mal olacak olsa da)

Kant’ın ödev ahlakının belli başlı ilkeleri şunlardır:

1.Öyle davran ki;eylemine ölçü olarak aldığın ilkeyi herkes için geçerli bir yasa olarak isteyebilesin!...

2.Öyle davran ki,eylemlerinde insan basit bir araç değil başlı başına bir amaç olarak ortaya çıksın!.

3.Öyle davran ki;insan istenci kendisini bir yasa koyucu gibi hissetsin!...(Yani herkes kendi kendinin yargıcı olsun!...)

EVRENSEL AHLAK YASASININ DİNLERE GÖRE TEMELLENDİRİLMESİ.

Mevlana: Ona göre gerçek var olan Tanrıdır. Tanrı kendi varlığının iyiliği güzelliğini göstermek için evreni yaratmıştır.İnsanın evrende özel bir yeri vardır. Çünkü insan tanrının birçok niteliğini kendinde toplayan bir varlıktır.İnsanı sevmek tanrıyı sevmektir.Mademki evren Tanrının kudretinin ortaya çıktığı alanlardır, hayattaki her şey tanrı adına sevilir ve korunur. İnsan varlıkların en şereflisi olduğundan insanlar arasındaki sevgi, dostluk bağı ve kardeşlik ahlakın özüdür ve bir ibadet özelliği taşır. Mevlana hümanist (insancıl) bir filozoftur. Ahlak felsefesinin temelinde sevgi kavramı vardır.

                Yunus Emre:Sevgi onda her şeyin temelindedir. Tanrı evreni sevgi yüzünden yaratmıştır. Yunus’da  hak (tanrı) ile hakikat (tanrının bilgisi) aynıdır. Evren tanrının yüzünü insandan gizler. Bu da insanı Tanrıdan uzaklaştırır. Bencil olan bu benliğin yerine ilahi benlik konulmalıdır.Ancak o zaman insan sevgi dolar ve Allaha yaklaşır. Allahın yarattıklarını sevmeyen Allahıda sevemez. Ona göre Evrensel ahlak yasası Tanrı sevgisine dayanmalıdır. Yunus Emre; Mevlana gibi hümanist bir düşünürdür.

                Hacı Bekdaş-ı veli: Ona göre Allaha ulaşmak için üç aşamadan geçilir.İlk aşamada insan her şeyi Allahla açıklar. İkinci aşamada tüm varlıkların aynı maddi özden olduğunu düşünür.Üçüncü aşamada ise tüm varlıklar Allah’da birleşip kaynaşır.Varlık anlayışı varlığın birliği (Vahdet-i Vücut) ilkesine dayanır. Ona göre hak ile halk bir ve aynıdır (Ayn-ül cem). Varlıkları tanrı yaratır onlar tanrıdan çıkar tanrıya dönerler .Ona göre Tanrı,”yaradılışın iç yüzü” yaratılanlar ise “Tanrının bilgisi ve özünün dış yüzüdür” bunları bilmek insanı mükemmel insan yapar.

 

SİYASET FELSEFESİ:

            Siyaset en genel anlamaıyla devlet işlerini düzenleme ve yürütme etkinliğidir.Siyaset bilimi; devlet, egemenlik, çeşitli siyasak kurumlar gibi olguları betimlemleyip açıklamaya çalışır. Siyaset felsefesi;var olandan haretket ederek olması gereken hakkında da yorumlar yaptığı için siyaset biliminden ayrılır.

Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları :

Birey:Hak sahibi olan ve sahip olduğu hakları kullanarak insana özgü olanakları değerlendiren insandır.

Toplum:belirli bir bölgede bir arada yaşayan ortak bir kültürü paylaşan ve gereksinimlerini karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran insanlardan oluşan bütündür.

Sivil Toplum : Devlet otoritesi ve kurumları dışında kendi hak ve özgürlüklerini savunabilen örgütlenmelerdir.Toplumda bireylerin kendi iradeleriyle meydana getirdikleri belirli bir ölçüde iktidarın etki alanı dışında bulunan yapıdır.

Devlet:Milletin hukuki kişilik kazanmış şeklidir.

İktidar:devletin yönetim gücünü elinde bulundurmaktır.

Hukuk : Toplumda kişiler arasındaki ve kişilerle devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen yazılı kurallar sistemidir.

Yasa : Bireylerin toplum içindeki eylem ve davranışlarını düzenleyen yazılı hukuk kurallarıdır.

Bürokrasi : Yasaların uygulamalarını üstlenen örgütlenmiş atmayla ast üst ilişkilerine göre iş bölümü ve uzmanlaşmış memurlar düzenidir.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI :

İktidar kaynağını nerden alır? Devleti oluşturan öğeler, ülke, halk, iktidar ve egemenliktir. İktidar, halk ve ülke üzerinde siyasi gücü kullanma yetkisini elinde bulunduran güçtür. Ancak, iktidarın kaynağında farklı otoriteler bulunabilir .Devlet,iktidar hangi hukuk kurallar sistemine dayanarak ortaya çıkmışsa meşruiyetin kaynağı odur. İlk yaklaşım:topum ve devletlerin iç ve dış tehikelre karşı korunmak amacıyla insanın doğuştan olan kendini koruma içgüdüsüyle oluşturulduğunu kabul eder.. İkinci yaklaşımda ikdiranın kaynağı tanrıdır. Üçüncüsü ise, ortak irade iktidarın kaynağı olarak görülür.

Egemenliğin kullanılış biçimleri:

Geleneksel egemenlik(Teokratik otorite) : Devleti yönetenler yönetme gücünü tanrıdan, dinden ve kutsal kitaptan alırlar. Daha çok krallıklarda görülür, kral tanrı adına toplumu yönetir.

Karizmatik otorite : İktidar gücünün kaynağı liderin özellik ve eylemleridir.

Demokratik otorite : Yönetenler gücünü halktan alır ve halk adına toplumu yönetir. Demokratik yönetimlerde otoritenin kaynağı hukuktur. Yönetenler yasalara uygun olarak yönetmek durumundadır.

Meşrutiyetin ölçütü nedir? Devlette meşrutiyetin ölçütü yasalardır. Yönetenlerin meşru olması yasalara göre iktidara gelip yasalara göre iktidardan düşmesidir.

Egemenlik hakkını kimler kullanır? Totaliter yönetimler de egemenlik hakkını lider kullanırken, demokratik yönetimlerde halk kullanır.

Bürokrasiden vazgeçilebilir mi? Devleti yönetenler değişebilir. Ancak, devletin işlerini yürütmekle yükümlü olan bürokrasi devlet için vazgeçilmez bir unsurdur.

Sivil toplumun işlevi nedir? Devlet kurumlarının dışında, özgür vatandaşların, kendi haklarını korumak ve yönetenleri denetlemek işlevini yerine getiren sivil toplum örgütlenmeleri özellikle demokratik toplumların vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyaset Felsefesinin Ana Sorunları :

Devlet ve Düzen : Siyaset felsefesinin ana sorunlarından biri toplumda düzenin gerekli olup olmadığı, özellikle de bir devlet düzenine ihtiyaç duyulup duyulmadığıdır.

Devlet düzeni gereklidir : Bu görüşe göre, insan yalnızca iyiliğe yönelen bir varlık değildir. İnsan kötüye de yönelebilir. Toplumsal değer ve normlar olmadığında kötülük eğilimleri engellenemez. Toplumsal değerlere yaptırım gücü kazandıracak bir otoriteye gereksinim vardır. O otorite devlettir. Devlet düzeninin gerekli olduğunu savunanlar da kendi aralarında ayrılırlar. A:Devlet Doğa Düzenidir : Bu görüş, düzen ve devletin toplumların doğasında var olduğunu savunur. Platon’a göre insan tek başına kendine yetemez. Devlet mutlaka olmalıdır ve insanların yaşamını düzenlemelidir. Aristoteles’e göre devletin temelinde politik bir hayvan olan insan vardır.B:Devlet Yapay Bir Varlıktır : Bu görüşe göre devlet ve düzen insanın doğasında yoktur. Devlet, insanlar arasında bir uzlaşmanın sağlanması amacıyla oluşmuştur. Thomas Hobbes’a göre doğası gereği insan, insanın kurdudur. Öte yandan insan kendini koruma altına da almak ister. Bu nedenle başka insanlarla uzlaşmaya gider. Jean Jacques Rousseau’ya göre, insanlar doğa durumundan sonra tarımın başlamasıyla, mülkiyeti ve eşitsizliği güvence altına almak üzere aralarında toplumsal sözleşme olarak devleti kurarlar.C:Devlet düzeni gerekli değildir : Hiçbir otoriteyi kabul etmeyen anarşizm ve nihilizm, bir otorite olarak devleti de reddeder. Marksizm ise devleti egemen sınıfların diğer sınıflar üzerinde kurdukları bir baskı aracı olarak görür ve toplumsal eşitliğe dayalı bir toplum düzeninde (sosyalizm) devletin yavaş yavaş ortadan kalkacağını iddia eder.

İdeal düzen : Toplumda insanları mutlu edebilecek ideal bir düzenin olup olmadığını da siyaset felsefesinin tartıştığı bir başka görüştür. Bu tartışma çerçevesinde ideal düzenin olamayacağını savunan ve ideal düzenin olabileceğini savunan iki ana görüş ortaya çıkar :

1.İdeal Düzen Yoktur : Sofistler, bilginin göreli (relativ) olduğunu söylerken, düzen anlayışının da insanlara göre değiştiğini ileri sürerler. Protagoras’ın deyişi ile “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” O halde her insan “kendine yararlı” olanı aramalıdır. Bu anlamda ideal bir devlet düzeni tasarlanamaz. Nihilistler (Hiççilik) siyasi alanda hiçbir otoriteye boyun eğmemek görüşünden hareketle ideal düzenin olabileceğini reddederler.

2.İdeal Düzen Vardır : Toplumda yaşayan tüm insanları mutlu edebilecek ideal bir düzenin varlığını kabul edenler, ideal düzenin hangi temelde oluşabileceği sorusunda ayrışırlar.

1.Özgürlüğü Temel Alan Yaklaşımlar : Kapitalist ekonomi sisteminin ürünü olarak doğan özgürlükçü ekonomide (liberalizm), siyasette ve tüm düşünce alanlarında insanların kendilerini özgürce ifade ettikleri bir düzeni ideal düzen olarak kabul eder. Bu anlayışın temsilcileri A. Smith ve J.S. Mill’dir.

2.Eşitliği Temel Alan Yaklaşımlar : Bu görüş liberalizme tepki olarak doğar ve ideal bir düzende toplumsal sınıflar arasında eşitliğin bulunması gerektiğini savunur. Eşitlikçi görüş, iş ve üretim araçlarının kamulaştırılması gerektiğini söyleyerek ideal düzen olarak sosyalizmi gösterir. Temsilcileri St. Simon, Proudhon ve K. Marx’tır.

3.Adaleti Temel Alan Yaklaşımlar :  Özgürlüğün ve eşitliğin güvencesi olarak hukuku gören anlayıştır. “İdeal bir düzen hukuk çerçevesinde adaletin sağlanması ile oluşur” anlayışını savunur. Adalet sayesinde kişi hak ve özgürlükleri güvence altına alınır, insan onuru korunur.

Ütopyalar : Hiçbir yerde var olmayan, ideal düzeni düşüncede tasarlayan devlet anlayışları ütopik devlet anlayışlarıdır. Ütopya devletler iki başlıkta incelenebilir :

İSTENEN ÜTOPYALAR :

1.                  Platon, Devlet adlı yapıtında devletin görevini tüm toplumun mutluluğunu sağlamak olarak tanımlar. Platon, ideal bir devletin iyi ideasını yansıtan bir ahlak devleti olduğunu söyler. Platon, Devleti organizmacı görüşe göre açıklar. Askeri örgütlenmeye ve filozofların yani en bilgili insanların yönetimine dayalı olarak düşünülen "Devlet", bireylerinin ne iş yapacaklarına dek kurgulanmıştı. Platon'un bilgi ve erdem ilişkisine atfettiği önem nedeni ile eğitime önem verilmişti.O devletinde iş bölümü nedeniyle üç sınıf vardır. A: İşçiler sınıfı sadece üretimle ilgilenen aile kurmasına mal sahibi olmasına izin verilen bedensel hazlara düşkün insanlardan oluşur. Askerler, koruyucular doğuştan güçlü, yiği dışa karşı sert yurttaşlarına karşı yumuşak olmalıdır.koruyucular mal sahibi ve aile sahibi olamazlar bunlar çocuklarını tanımazlar, çocuklar devlet tarafından büyütülürler. Askerlerden ikinci elemeyi aşanlar felsefe eğitimi görürler.bu eğitimin başarısı somut dünyada da denenmelidir. Bu kişiler 15 yıl ekmeklerini kendileri kazanmalı diğer insanlarla ilişki kurmalılar böylece 50 yaşında bilge yöneticiler olabilirler.

2.                  Farabi, Medinet’ül Fazıla(Erdemli Şehir) adlı yapıtında, iyilik, güzellik ve doğruluk gibi özelliklere sahip bir lider etrafında insanların toplandığı mutlu bir devlet (şehir) tasarlar.O toplumun başına bilginlerin arasından biri seçilmelidir.eğer bu nitelikler bir insanda olmazsa birbirini tamamlayan kişiler geçebilir.

3.         Thomas More, Ütopya adlı yapıtında, özel mülkiyetin olmadığı, her şeyin ortak olduğu, paranın kullanılmadığı iyi eğitilmiş insanların yönettiği bir adada insanların mutlu bir biçimde yaşadıklarını anlatır. Adada yaşayanlar bir örnek giyinir,6 saat çalışır 8 saat uyur,  istedikleri dine inanırlar.Savaştan tiksinirler.Parasız ortak yaşama düzeni vardır.

4.         Tommasso Campanella ise Güneş Ülkesi  adlı yapıtında devletin, mülkiyetin, ailenin olmadığı bir toplum tanımlar.Devletin başında hem filozof hem devlet adamı hükümdar bulunur. İnsanların evleri, çocukları vardır her şey ortaklaşadır. Özel mülkiyet yasaktır. Herkese yeteneklerine göre iş verilir. Günde  4saat çalışılır. Geri zaman beden ve ruhu geliştirecek işler yapılır. Herkes aynı dine inanır.

5.          Francis Bacon Nova Atlantis (Yeni Atlantis) adlı yapıtında bir adada, halkının yüksek bilgi ve kültüre sahip olduğubilime dayanan  bir devleti anlatır. Bu devletin dış dünyayala ilgisi yoktur.12 yılda bir diğer ülkelere gemi yoluyla gidilir bilim ve teknolojik gelişmeler getirilir.

KORKU ÜTOPYALARI :

1.Aldous Huxley, “Yeni Dünya” adlı yapıtında teknolojinin çok ilerlemesi sonucu insanların korkutucu bir düzen yaşayacaklarını anlatır. İnsanlar mutsuzdur, yaşamın anlamsızlığını görüp kurtuluşu intiharda bulmaktadır.yeni dünya 10 kişi tarafından yönetilir.insanlığın yıkımını üç nedene dayandırır.aşırı örgütlenme,aşırı gelişme, aşırı çoğalma. Bütün çocuklar tüp bebektir. Onlar doğmadan önce çalışacakları iş, sayıları doğmadan belirlenir duygulanma ve düşünme söz konusu değildir. Geçmişin yok edilmesine özen gösterilir.

2.George Orwell ise  “HAYVAN ÇİFLİĞİ”  ve“1984” adlı yapıtında, 1984 yılında dünyaya zorbalığın egemen olacağını, toplumları zalim diktatörlerin yöneteceğini yazar. Aile ortadan kalkmıştır. Amaç nefreti beslemek –insanları birbirine düşürmek tüm insanca coşkuları yok etmektir. Zorbaca yönetim nedeniyle insanlar ahlaklı değildir.Özel yaşam yoktur ve herkesin sürekli izlenir.

Birey ve Devlet : Sanayi devrimi ile başlayan uluslaşma süreci ve onun uzantısı olarak doğan ulus devlet anlayışına kadar dünyada yaygın devlet anlayışı emreden devlet ve itaat eden halk anlayışına dayalıdır.Ancak sanayi devrimi ile birlikte bu eski devlet anlayışı tartışılmaya başlanmış, özellikle bireyi, bireyin hak ve özgürlüklerini temel alan hukuk devleti anlayışı yerleşmeye başlamıştır.

Hukuk devleti adı verilen yeni devlet anlayışında itaat eden yurttaş yerine hak ve özgürlüklerini kullanan yurttaş anlayışı egemen olmuştur.Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig adlı yapıtında, akıl, adalet ve doğruluk ilkelerine göre yapılan yasaların olması gerektiğini söyler.

Batı’da ise J.Locke birey-devlet ilişkisinin hukuksal bir temele dayanmasını savunur. Locke’ a göre devlet, bireylerin özgürlüklerini, yaşam ve mülkiyet haklarını korumakla yükümlü olmalıdır.

Charles De Montesquieu ise Kanunların Ruhu adlı yapıtında birey-devlet ilişkilerinde yasalara, insan hak ve özgürlüklerine saygıyı devletin temel ilkesi saymıştır.

Günümüz düşünürlerinden K.Popper da Açık Toplum ve Düşmanları adlı yapıtında bireysel hak ve özgürlükleri temel alan devlet anlayışı ile totaliter devlet anlayışına karşı çıkmıştır.

SANAT FELSEFESİ (ESTETİK)

Felsefe tarihinde estetikle yakından ilgilenen pek çok düşünür olmasına rağmen, estetiğin felsefi bir disiplin olmasını sağlayan 18. yüzyıl düşünürlerinden Baumgarten’dir. Estetiğin ana konusu “güzel” ve “güzellik” tir. Ancak “güzellik” kavramının zorunlu olarak dayandığı yerlerden biri de “sanat” tır. Bu nedenle estetik, bir anlamda “sanat felsefesi” dir.

Felsefe Açısından Sanat : Sanat felsefesi, sanatın, sanatsal yaratıcılığın ve beğenilerin özünü ve anlamını konu edinen felsefe dalıdır. Sanat felsefesinin tartıştığı konulardan biri sanatın amacı ve nasıl bir etkinlik olduğudur. Bu konuya, genelde üç türlü yaklaşım vardır :

1.Taklit olarak sanat : Sanatın doğayı taklit etmek olduğunu savunan bu anlayışa göre sanatçının görevi mükemmel doğayı sanat eserinde taklit ederek yansıtmaktır. Platon’a göre görünenler dünyası, idealar dünyasının bir yansıması, bir kopyasıdır. Sanatçı bu dünyadaki nesneleri kopya ederken aslında kopyanın kopyasını çıkarmaktadır.

2.Yaratma olarak sanat : Sanatı bir yaratma tekniği olarak algılayan anlayışa göre mükemmel olan doğa değil, yaratıcı insandır. Sanatçı, mükemmel olmayan doğayı kendi yaratma gücünü kullanarak yeniden yaratır. Benedetto Croce’ye göre, doğal güzel sanat için model olamaz, yalnızca sanatçı için ilham kaynağı olabilir. Bu nedenle, sanatın özgürlüğü sanatçının yaratıcılığından kaynaklanır.

3.Oyun olarak sanat : Oyun olarak sanat anlayışı, sanatı yaşamın sorun ve sıkıntılarından kurtulmak isteyen insanın kendini ifade ediş biçimi olarak görür. Schiller’e göre sanatla oyun arasında bir benzerlik vardır. Çünkü, her ikisinde de insan gerçeklikten uzaklaşır, gerçek dışı bir dünyaya yönelir.

Estetiğin Temel Kavramları :

Güzellik Problemi : İnsanların gerek doğada gerekse sanat eseri karşısında yaşadıkları haz, “güzel” ve “güzellik” duygusuyla ifade bulur. O halde, güzel ve güzellik estetiğin dayandığı temel kavramdır.

Güzel nedir? Bu soru, yüzyıllar boyunca düşünürlerce ele alınmıştır. Platon’a göre güzel, bir ideadır. Doğada gördüğümüz her şey idealardan aldıkları pay oranında güzeldir. Platon’a göre güzelin ölçütü oran ve simetridir. Aristoteles için güzel, doğanın eksik kalan güzelliğinin yaratıcı güçle tamamlanmasıdır. Plotinos’a göre güzellik tanrısal aklın evrene yansımasıdır.

Baumgerten güzelliği “duyumsal bilginin mükemmelliği” olarak ifade eder. Schelling güzeli “sonsuzun sonlu olarak kendini göstermesi” olarak tanımlar. Croce’ye göre güzel “mutluluk veren ifade” dir.

Hegel, mutlak ruhun nesnelerde görünüşüne güzel der.

Schopenhauer de güzeli, mutlak iradenin kendini dışlaştırması olarak görür. Nicolai Hartman’a göre güzel tinin (ruhun) maddede kendini göstermesidir.

Güzel – Doğru – İyi – Hoş – Yüce İlişkisi :

Güzellik ve Doğruluk (Hakikat) : Güzellik ve doğruluk arasındaki ilişki ilk Çağlardan günümüze filozofları ilgilendiren bir sorundur. Platon’a göre, güzellik ve doğruluk aynıdır. Çünkü her ikisinin de kaynağı idealardır. Borleacu, yalnızca doğruluğun güzellik olduğunu söyler.

Kant, güzellik ve doğruluğu birbirinden ayırır. Ona göre güzellik nesnelerin duyusal görüntüleridir, doğruluk ise bilgisel ve mantıksal bir değerdir.

Güzellik ve İyi :  Felsefe tarihinde güzel ve iyiyi aynı gören filozoflar çoğunluktadır. Güzeli iyiden kesin olarak ayıran Kant olmuştur. Kant’a göre güzel estetik bir değer, iyi ise ahlaksal bir değerdir.

Güzel ve Hoş :  Hoşluk duygusu eğilim ve gereksinimleri giderirken duyulan zevktir. Güzellik duygusu ise estetik bir değerdir. Hoşluk duygusunu hayvanlar da yaşarken, güzellik duygusu yalnızca insanlara özgüdür. Descartes’e göre hoşa giden şeyler yalnızca duyu organları ile sınırlıdır. Oysa güzellik, duyu organlarını da aşan bir duygudur.

Güzellik ve Yüce : Yüce kavramı ile güzelliği birbirinden ilk ayıran Kant olmuştur. Kant’a göre yüce, ahlak bilinci ile estetik duyguların karışımıdır. O halde her yüce olan güzeldir. Ama her güzel olan yüce değildir. Güzel, insanlarda heyecan yaratırken yüce, şaşırtır ve ürpertir.

Estetik Yargı Problemi : Bir iddiayı dile getiren sözlere yargı denir. Yargılar gerçeklik yargıları ve değer yargıları olmak üzere ikiye ayrılır.

Gerçeklik yargıları (bilimsel yargılar) : Nesnelere yönelik yargılardır ve nesne ile onda bulunan özelliğin arasındaki ilişkiyi ifade  eder. Örneğin, “Şu tebeşir beyazdır.” ya da “Üçgenin iç açıları toplamı 180° dir.” Yargıları gerçeklik yargılarıdır.

Değer yargıları : Değer yargıları bir tutum, davranış ve durum karşısında bireyin tepkisini anlatılar. Güzel, çirkin, iyi, kötü gibi yargılar değer yargılarıdır. “Yalan söylemek kötüdür.” ya da “Bu şiir güzeldir.” gibi yargılar değer yargılarına örnektir. Gerçeklik yargıları gücünü zihinden alırken değer yargıları gücünü duygulardan alır. Bir değer yargısı olan estetik yargıların temelinde beğeni duygusu vardır. Bu yüzden estetik yargılar insanlara göre değiştiğinden özneldir (subjektiftir). Estetik yargıların ortak olup olmadığı ise estetiğin bir başka tartışma konusudur.

Ortak estetik yargıların varlığı konusunda da iki farklı görüş vardır.

Ortak estetik yargıların varlığını reddedenler : Bu görüşe göre birinin güzel bulduğunu bir başkası güzel bulmayabilir. B. Croce, sanatçının ruhunda oluşan estetik olayların genel-geçer yargılarla ifade edilemeyeceğini söyleyerek sanat eserlerinin ortak estetik yargılarla nitelendirilemeyeceğini savunur.

Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler : Güzelin ölçütünün olduğunu ve sanat eserleri ile ilgili olarak yargılarda bulunabileceğini savunan görüştür. Kant’a göre, insanlar güzel buldukları bir sanat eserini herkesin güzel bulmasını isterler. Böylece özel olan bir duygu ortak bir duyguya dönüşür. Bu duygu ise sanat eserlerinin genel-geçerliliğini sağlar

 

2006-2007 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI ANADOLU OTELCİLİK TURİZM MESLEK LİSESİ II. DÖNEM DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI DERSİ

I. YAZILI YOKLAMA SORULARIDIR.

AD- SOY ADI:…………………………………. NO………… SINIF……………. PUAN……………….

A GRUBU:

  1. Devlet yönetimini insanların rızasına tabi kılan ilk düşünür . Hobbes’dir   (D)   (Y)
  2. J.S. MİLL  demokrasinin temeli olarak bireyi ve özgürlüğü temele almıştır. (D)  (Y)
  3. Parlamenter sistem, kuvvetler birliğini, meclis hükümeti sistemi ise kuvvetler ayrılığı ilkesini kabul eder.(D) (Y)
  4. Halkın refah seviyesinin yüksek olması demokratik rejimlerde insan haklarının gerçekleşmesini engeller.(D)  (Y)
  5. İnsan hakları mahkemesi ulusal mahkemelerin üstünde onların  kararlarını bozan ve onların yerine karar alabilen bir organdır.(D) (Y)
  6. II. Dünya savaşı öncesine kadar devletlerin vatandaşlarına nasıl davranacağı o ülkenin iç sorunu olarak kabul edilmekteydi. (D) (Y)
  7. İnsan hakları komitesi, taraf devletlerin gösterdiği adaylar arasından gizli oyla dört yıllığına seçilen on sekiz üyeden oluşur. (D) (Y)
  8. İnsan hakları komitesine bireysel başvurularda iç hukuk yolların tükenmiş olması şartı aranmaz. (D) (Y)
  9. Avrupa insan hakları mahkemesi  sözleşmeyi ihlal eden ülkeleri tazminat ödemeye mahkum edebilir. (D) (Y)       ( 9*2=18 puandır.) 

B GRUBU:

  1. ……………………. Halkın halk adına, halk tarafından halk için yönetilmesine denir.  DEMOKRASİ
  2. Osmanlı padişahının mutlak egemenliğini sınırlandıran ilk belge ……………………..dır.SENED-İ İTTİFAK
  3. İlk  yazılı Türk anayasası …………………………………………………..dir.1876 KANUNİ ESASİ
  4. İlk kez halk egemenliği düşüncesine …………………bildirgesinde yer verilmiştir.1879 FRANSIZ İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI
  5. İnsan hakları evrensel bildirgesi ……………………….. tarihinde kabul edilmiştir.       10 ARALIK 1948
  6. Birleşmiş milletler ……………………………. Şehrinde ……………………. Tarihinde kurulmuştur. SANFİRANSİSCO 1945(7*3=21 puandır)

C GRUBU:

1. Doğrudan demokrasi ve temsili demokrasi kavramlarını açıklayınız. (10 puandır)

     Doğrudan demokrasi ; halkın yönetime katılmasının yegane ve saf halidir. ancak nüfusun fazlalaşması doğrudan demokrasinin uygulanmasını zorlaştırmıştır. doğrudan demokrasi halkın seçmek istediklerini yada devletle ilgili kararları bizzat oylayarak karar verdiği demokrasidir.

Temsili demokrasi temsil sistemi içinde yönetimin oluşumuna halkın iradesinin seçtikleri temsillciler aracılığıyla katılmasına denir. halk yönetim yetkisini devretmiş görünsede temsilcileri denetleme seçimlerin belirli aralıklarla yenilenmesi bireyin sürekli olarak yönetime katılmasını sağlar. 

2. Türkiye cumhuriyeti anayasalarının adlarını yazınız. (8 puandır)

  1. ……………1921
  2. …………….1924
  3. …………….1961
  4. …………….1982

3.Demokratik yönetimlerde insan haklarının gerçekleşmesinde karşılaşılan sorunları maddeler halinde yazınız. (4*5= 20 puandır)

 

 a. Kamu düzeninin korunmasına yönelik düzenlemelerde çeşitli sorunlar yaşanır. (Güven, düzen, dirlik)

b. devletin yeterli ekonomik imkanlara sahip olmaması

c. devlet erkini kullanan yöneticilerin güçlerinin sınırlandırmasına direnç göstermesi

d. siyasal yaşamın yozlaşması,rüşvet, yolsuzluk veadam kayırmacılığın yaygınlaşması gibi sorunlar. 

4. Roosevelt’in dört özgürlük demecinde belirttiği  özgürlükleri yazınız. (4*3=12 puandır)

 a. söz ifade özgürlüğü

 b.vicdan özgürlüğü

 c. yoksulluktan kurtulma özgürlüğü

 d. korkudan kurtulma özgürlüğü

 

5. Avrupa insan hakları sözleşmesindeki özellikleri yazınız. (7*3=21 puandır)

 1. bireyi uluslar arası hukukta söz sahibi yapmıştır.

2. bireysel başvuru hakkı vermiştir

3. hak ve özgürlüklerin korunmasında her devlet sorumludur.

4. Hakkında yakınmada bulunulan devlete şikayet konusu hak için tanınmış olan hukuksal yolların tamamını kullanmış olması gerekir.

5. Sözleşmede yer alan haklardan herkes, yabancılar da yararlanır.

6. Sözleşmeye taraf devletlere sözleşmeden doğan yükümlülüklerin bir kısmını askıya alma olanağı tanınmıştır.

7. Sözleşme özgürlüğü yok etme özgürlüğünü yasaklamıştır.

                                                                                            

1

sokrates testi

5/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bir gün bir tanıdık büyük filozofa rastladı ve dedi ki,'' Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun ? '' Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrat.

Bana bir şey söylemeden evvel senin kücük bir testten geçmeni istiyorum. Buna
Üçlü Filtre Testi deniyor.

Üçlü Filtre? ''Doğru, '' diye devam etti Sokrat.


Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup
ne söyleyecegini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bu ona 3 filtre
testi dememin sebebi.

Birinci filtre ''Gerçek Filtresi'':Bana birazdan
söyleyeceğin seyin tam anlamıyla gerçek oldugundan eminmisin ? '' Hayır,''
dedi adam '' Aslında bunu sadece duydum ve ....'' Tamam,'' dedi Sokrat
Öyleyse , sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını da bilmiyorsun.

Simdi ikinci filtreyi deneyelim, '' İyilik Filtresini.'' Arkadaşım hakkında bana
söylemek üzere olduğun sey iyi bir şey mi ? '' Hayır, tam tersi...'' ''
Öyleyse, '' diye devam etti Sokrat. Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek
istiyorsun ve bunun dogru oldugundan emin degilsin.Fakat yine de testi
geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı.

'' İşe yararlılık filtresi.''Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin sey benim de işime yarar mı ? ''Hayır ,'' gercekten degil. ''İyi, '' diye tamamladı Sokrat Eger ,bana söyleyecegin sey dogru degilse, iyi değilse ve ise yarar, faydalı değilse
bana niye söyleyesin ki ?

1

Büyü Dükkanı

5/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi "büyülü vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkân ile, bu dükkânda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı "büyü dükkânı" idi.

Büyü dükkânı’nın sahibi, ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle dükkânın dışarıdan görüntüsü, tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu, tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar, dükkânın dört bir tarafını kaplıyordu.

Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar, belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu.

Büyü dükkânını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hakim olmanıza izin veriyordu. Dükkânın içinde, arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkâna gelen müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi.

Her insanın yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı birşeyler vardır ya da sahip olup kaybettiği şeyler. Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, büyü dükkânına gelme nedeniydi. Bu dükkânda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde. Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı.

Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, büyü dükkânında yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.

Dükkân sahibi yaşlı adam, her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkânıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerenin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı.

Büyü dükkânında satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkâna gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmemisti dükkân sahibi. Herkes, çok istediği birşeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey, istediği şeydençok farklı olurdu.

Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. Sabah dışarı baktığında, yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düşünüp, hüzünlendi.

Büyü dükkânı, hemen her gün bir müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu. Yaşlı adam, o günün de bunlardan biri olmasından korktu. Nedense işsizlik içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü. Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı.

İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, müşterisini beklemeye koyuldu.

Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı.Beklediği kişinin ayak sesleri, ikinci basamakta kesilirdi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü.

Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığında, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. "İyi sabahlar, girebilir miyim?" diye sordu müşteri.

Dükkân sahibi, müşterisini içeri aldıktan sonra, ısınması için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba büyü dükkânından çıkarken istediği gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı?

Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkân sahibinin birşeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında sabırlı bir ifade ile müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş, onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki oluşturdu. Anlaşılan, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu.

Sonunda, fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi;

"Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım."

"İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?"

"Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?"

"Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?"

Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar.

Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi;

"Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kâr etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve büyü dükkânından söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin."

"Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?"

"Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım."

"Herhalde bunu çok istiyorsunuz."

"Evet, hem de her şeyimi verecek kadar."

"Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?"

"Ne isterseniz?"

"Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz."

"Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin."

Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendinisallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle, yaşlıadam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu.

Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı;

"Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyecegim."

"Dileyin benden ne dilerseniz."

"Belleğinizi..."

"Anlamadım?"

"Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum."

"Ah evet anladım. İlginç bir bedel. Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi."

"Emin misiniz?"

"Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım."

"Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız, buraya neden geldiğinizi bile."

"Daha iyi ya. Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki."

"O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime bir başkası size yardımcı olur."

"Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkânınızı bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiçbirini tekrar etmeyeceğim."

"İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz."

Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.

"Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarimızı bile, öyle mi?"

".................................."

"Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta..."

"Ne yazık ki!"

Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi.

Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı;

"Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana, büyü dukkanından almak istediğimden çok farklı birşeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim."

"Birşey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın."

0

ERDEM NEDİR?

5/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

FARABI: Kişiyi erdemli kılan Tanrı'dır.

Friedrich HEGEL: Erdem, varlığın bilincidir.

KALLIKES: Erdem, güçsüzün işine gelendir.

SPINOZA: Erdem akla uygun davranmaktır.

VOLTAIRE: Erdem, benzerine iyilik etmektir.

HUTCHESON: Erdem bir eğilimdir, iç güdüdür.

ARISTIPPOS: Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.

ORIGENES: Erdem, Tanrı karşısında ölçülü olmaktır.

Joseph BUTLER: Kişinin kendi kendinin yargılamasıdır.

GEULINCX: Erdem, Tanrı'nın düzenine boyun eğmektir.

Immanuel KANT: Erdem bir içgüdü işi değil bir akıl işidir.

Max STIRNER: Erdem, kendi isteklerime benim uygunluğumdur.

SCHOPENHAUER: Erdem denmeye değer tek eğilim acımaktır.


BERKELEY: Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir.

LEIBNIZ: Erdem bir zorunluluktur şu halde erdemsizlik mümkün değildir.

Samuel CLARKE: Erdem nesnelerin doğal niteliklerine uygun davranmaktır.

SARTRE: Hiç bir şey kişi oğlunu, kendinden, kendi benliğinden kurtaramaz.

Friedrich NIETZSCHE: Erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır.

KONG FU TSEU: İnsanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. Bunun içinse erdem gerekir.


GOTAMA: İnsan yüreğinden yaşamak isteğini çıkartmalıdır, ancak yok olarak acıdan kurtulabilir...

KSENOFANES: Varlık her şeydir. Değişiklik görünüşten ibarettir, gerçekte değişen hiçbir şey yok.


Francis BACON: Erdemler ülkesini yöneten Süleyman Evi bir başka adıyla Altı Günlük İşler Koleji'dir.


DESCARTES: Erdem düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir.


MACCHIAVELLI: Sözünde durmak büyük bir erdemdir, ama bütün büyük işleri sözünde durmayanlar başarmışlardır.


EMPEDOKLES: Devinim bir gerçektir ama oluş diye bir şey yoktur. Sevgi sonunda tiksinmeyi yenecektir. Sevgi Tanrı'dır...


HERAKLEITOS: Evren, yaratmayla yok olmanin sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Herşey ancak karşıtların kavgasından  doğar...


MAHAVIRA: İnsan, hiçbir canlı varlığa kötülük yapmadan yaşamalıdır. Çok sıkı bir perhiz yapmalı, mümkünse çıplak gezmelidir. Aç kalarak ölmek en büyük erdemdir.


PARMENIDES: Varlık eğer var olmaya başlamışsa, ya bir varlıktan ya da bir yokluktan çıkıyor demektir. Üçüncü bir oluş düşünülemez. Varlık eğer bir varlıktan çıkıyorsa, kendi kendini doğurmuş oluyor ki bu da yeni bir şey olmaması demektir. Varlığın yokluktan çıkması akla uygun değildir. Varolan değişmez. Çünkü değişmek ya bir varlığa ya da bir yokluğa geçmek demektir. Bu kuruntudan ötürü akıl için bir birlik olan evren, biz insanlara ikililik olarak görünüyor...


SOKRATES: Tek kesinlik, erdem bilgisindedir. Erdem öğrenilir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir, bölünmez, ayrılmaz. Erdem insanın kendini bilmesi, tanımasıdır.

MONTAIGNE: Biz insanlar, kendimizi kötülemede gösterdiğimiz zekayı hiç bir yerde göstermeyiz. Kafamızın o herşeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir. İnsanı öldürmek için gün ışığında geniş meydanlar ararız. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev onu öldürmesini bilmekse bir çok erdemleri içine alan bir şereftir.

          Kant’ın ahlak anlayışı bağlamında önemli bir ikilemin ortaya konması, konunun ne kadar tartışmalı olduğunun ve derinlemesine bir akıl yürütme gerektirdiğinin de bir kanıtı olarak görülebilir. Burada tartışacağımız ikilem ya da örnek olay, daha önce Göttingen Üniversitesi teoloji profesörü Johann Daniel Michaelis (1717-1791) tarafından dile getirildiği anlaşılan(1), ancak Kant(2) ile popülerlik kazanan “yardımseverlik amacıyla yalan söyleme hakkı” üzerinedir. Kant'a göre; bazı felsefeciler doğru söylemeyi bir erdem olarak görmelerine karşın, istisnai durumlarda “yalan söyleme hakkının” olduğunu savundular. Onlara göre, bu istisnalara katil zanlısına, evinize sığınan arkadaşınızı ele vermek de dahildir. Çünkü, doğru sadece ve sadece, “doğruya hakkı olan” kişilere söylenebilir. Eğer bir kişi başkalarına zarar vermeyi hedefliyorsa, doğruya hakkı yoktur.

        Kant’ın ahlak anlayışı bağlamında konuyu tartışmadan önce, kısaca Kant’ın “doğruya hakkı olmak” düşüncesi üzerine eleştirisini ortaya koymakta yarar vardır. Kant’a göre, böyle bir tavır, doğru söyleme hakkını kişinin kendi iradesine bağımlı kılar ki, bu durum “doğruluk hakkını” en baştan öznelleştirir. Oysa Kant’ın ahlak anlayışının temelinde nesnellik arayışı vardır.

       Böyle bir giriş, Kant’ın ahlak anlayışındaki biçimselliği ortaya koymamızı kolaylaştırır. Biçimsellikten anlaşılması gereken her türlü deneyimden önce geliştir. Bir başka ifadeyle, deneyimlerimize göre değişen bir ahlaktan ziyade, her koşulda aynı davranmayı gerektiren kodlar içerir ahlak. Kant’ın, arkadaşınızın evinde olduğunu, onu arayan katil zanlısına söyleyip söylememe sorununa çözümsel yaklaşımı da biçimsellik üzerine kuruludur. Asıl amaç bütün ifadelerinde aklın yönlendirdiği yasalara hiçbir istisna kabul etmeksizin bağlı olmaktır. Kant’a göre, doğru söylemek aklın bir yasası ise, bir ödev ise, bazı durumlarda yalan söylemek insanlığa ve ödeve karşı yapılmış bir “yanlıştır”. Bu durumda, Kant’a göre, katil zanlısına, doğruyu, yalnızca doğruyu söylemek etiktir.

      Peki ya arkadaşınıza tavrınız? Doğruyu söylemekle ona da etik davranmış oluyor musunuz? Sıradan bir akıl yürütme, doğru sözün arkadaşınıza zarar vereceğinden söylenmemesi gerektiğini söyler. Böyle bir akıl yürütme, doğru söylemek eylemi ile arkadaşınızın zarar görmesi arasında koşulsuz bir doğru orantı kurar. Oysa Kant açısından bu iki yönlü ahlaki hata içerir. İlk hata, “zarar”, “acı” gibi “yararcı” kavramlar üzerine ahlakın inşa edilmesidir. Buradaki temel sorun, olumsal (durumsal, contingent) bir insan değerini diğerlerinin üzerine çıkarmaktır ki burada yapılan zarar görmemenin (mutluluğun) ön plana çıkarılmasıdır. O zaman, yapmamız gereken bütün iş, bu değere nasıl ulaşılacağı yolunda araçsal bir tavır takınmaktır ki o zaman felsefi etik, yarı bilimsel tekniklerin en etkili değer maksimizasyonunu hedeflemesinden başka bir şey olmayacaktır. Bu durumda, son (örneğin mutluluk), aracı meşrulaştıracaktır. Kant’a göre, böyle bir anlayış, insanoğlunun asaleti ile uyumlu olmayacaktır. İnsanoğlu Kant’a göre “diğer doğal yaratıklarda kendi özgürlüğü dolayısıyla, yani fiziki nedenlerden ziyade akıldan kaynaklı eylem kapasitesi ile ayrılır. Ahlakiliği, görgül (empirik) değerler ile, sadece bazı olumsal olgularla temellendirmeye çalışmak, insanlığın bu temel özelliğini karaltmaktır. Zira insan temelde özgür ve ussal bir yaratıktır. Bu nedenle, sadece aklın belirlediği bazı sonlar, insanlığın asaletine saygı gösterecek ahlaki bir kural için temel değeri sağlayabilir.”(3) Nitekim, herhangi bir hayvan da bir çeşit yararcı düşünce ile hareket edebilir (örneğin acıdan kaçabilir). Oysa bir zarardan söz ediyorsak, ortada bir zarar var ise, bu “hakikatin temel kaynağının bozulması”ndan başka bir şey değildir. Buna neden olan da, doğru söylemek değil, yalan söylemektir.

       Doğruyu söylemek ile arkadaşınızın acı çekmesi arasında kurulan doğru orantının ikinci hatası Kant’a göre, rastlantısal bir durumun sanki mutlak bir gerçekleşme olarak sunulmasıdır. Doğruyu söylemek ile oluşacağı öne sürülen zarar sadece bir varsayımdır ve olması da zorunlu değildir. Örneğin, katil zanlısına yalan söylediğinizi varsayalım. Bu durumda arkadaşınızın kurtuluşu mutlak bir gerçekleşme midir? Kant’a göre böyle bir şey söz konusu değildir. Katil zanlısı sizin yalan söylediğinizi düşünüp evin etrafını gözetleyebilir. Bu sırada sizin evinizde olduğunu zannettiğiniz arkadaşınız da arka kapıdan veya pencereden bahçeye kaçmış olabilir. Bu durumda, katil zanlısı arkadaşınızı yakalayacak ve ona zarar verecektir. Bu bir olasılıktır ve yalan söylemenin mutlaka bir kurtuluş olamayacağını imler. Hatta, bu durumda, söylediğiniz yalan sebebiyle arkadaşınız zarar gördüğü için siz de sorumlu olursunuz. Aynı şekilde, bu sefer doğruyu söylediğinizi düşünelim. Bu durumda, evinizi gözetlemeye devam eden katil zanlısını komşularınız da fark edip polise yakalattırabilir ve arkadaşınızın zarar görmesi engellenebilir. Bu da bir olasılıktır. Bu da bir rastlantısallıktır ve görüldüğü gibi bir zarar ile sonuçlanmak zorunluluğu olmadığını gösterir. Burada önemli olan Kant’ın bize inanılır hikayeler anlatması ya da anlatmaması değildir. Önemli olan, ahlak anlayışının evrensel temeller üzerine kurulması gerekliliğidir. Bu nedenledir ki, varsayımsal kişisel zararlardan ziyade, Kant’ın ahlak anlayışı genel olarak her koşulda yalan söylemenin insanlığa karşı bir zarar verdiği üzerinden hareket eder.

          Sonuç olarak, Kant’a göre, insanlar kendi değerlerini, doğadaki diğer yaratıklardan kendisini temelden ayıran özellik olan özgürlükten alır. Zira, ahlak sadece ve sadece özgür olanlar için söz konusu olabilir ya da anlam kazanır. Akla dayalı hareket, akılla temellendirilmiş eylem ancak ahlaki olabilir. Örneğin taşın kafanıza düşmesi ahlaki bir eylem değildir zira özgür irade taşta söz konusu değildir. Bununla birlikte, eğer söz veriyorsanız, bunu tutmak zorundasınızdır. Ama bunu tutma nedeniniz, size mutluluk vermesi veya başka bir neden değildir. Sadece tutmak “zorunda” olduğunuz için bu sözü tutmalısınız. Bunu hisse dayalı bir nedene veya bir sona bağlamadan yapmalısınız.(4) Bu nedenle Kant hipotetik olmayan kategorik imperatif kavramını kullanır kendi ahlak anlayışında. Eğer bir eylem, başka bir araç dolayımıyla iyi olarak değerlendiriliyorsa, o zaman hipotetiktir. Yani “şu şeyi, başka bir şeyi istediğim için yapmalıyım” dediğiniz her eylem, hipotetik imperatif sınıfına girer. Bu ahlaki değildir. Ahlaki olan kategorik impertaiftir, yani hiçbir dolayım olmaksızın “kendinde iyi”yi temsil edecek davranışta bulunmaktır. Yani “başka hiçbir şeyi istemeseydim bile, şu ya da bu biçimde hareket etmeliyim” diyebiliyorsanız ancak eyleminiz ahlakidir.

Hasan Engin ŞENER
(1) Immanuel Kant (1981) “Supplement: On a supposed right to lie because of philanthropic concerns,” iç. Grounding for the Metaphysics of Morals, 3rd Edition, Hackett Publishing Company: USA, s. 63, 5. dipnot.
(2)Anılan kaynak, s.63-67.
(3)Jeffrie G. Murphy (1970) Kant: The Philosophy of Right, Macmillan: London, s. 39.
(4)A.k., s. 51.

0

mevlanadan

5/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

"** Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte
akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün, ya göründügün gibi ol.



** Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.

** Eşekten şeker esirgenmez ama eşek
yaratılışı bakımından otu beğenir.

** Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.

** Leş, bize göre rezildir ama, domuza,
köpeğe şekerdir, helvadır.

** Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül,
kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?

** Pisler, pisliklerini yapar ama
sular da temizlemeye çalışır.

** Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür.
Selviyi hür bir halde yücelten,
kederi de sevinç haline sokabilir.

** Nasıl olur da deniz, köpeğin agzından pislenir,
nasıl olur da güneş üflemekle söner?

** Akıl padişahı kafesi kırdı mı,
kuşların her biri bir yöne uçar.

** Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta
aşağılık dünyadan göğe sıçrayiverir.

** Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü,
inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.

** Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur.
Kıskançlık ateşten meydana gelir.

** Dünya tuzaktır. Yemi de istek.
İstek tuzaklarından kaçının.

** Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama
susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.

** Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin.
Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.

** Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek,
inciyle denizin varlığından da şüphe eder.

** Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu,
dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

** Oruç tutmak güçtür, çetindir ama
Allah'ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından,
bir derde uğratmasından daha iyidir.

** Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.

** Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana,
içinde inci vardır.

** Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir.
Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.

** Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?

** Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes
çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?

** Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler.

** Her dil, gönlün perdesidir.
Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.

** Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları
olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.

** İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey
görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun
diye bu alem yok değildir.

** A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın,
tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme.

** O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.

** Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da
nedir bir sevgiye harcanmadıktan,
bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.

** Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor,
gama binlerce defa aferin.

** Nefsin, üzüm ve hurma gibi
tatlı şeylerin sarhoşu oldukça,
ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?


NİLGÜNÜN SİTESİ
Online E-Devlet Hizmetleri
Devletim.com
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
ÖSYM Sonuçları
Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı